4 Haziran 2018 Pazartesi

Her zaman cesaretimle övündüm. Benim yapabileceklerimin de sınırı olduğunu öğrendim. 6 senelik bir hafıza kaybı yaşıyor gibiyim. Bu zaman diliminde hayatıma giren ve çıkan insanları bir yere koyamıyorum. Gerçek bir hafız kaybından bahsetmiyorum aslında. 6 senedir birisi olmaya çalıştım, uğraştım da aslında ama olamadım. O ara ne oldu, ne yaptım, kim oldum bilmiyorum. Sadece yapmak istediğim hiçbir şeyi yapamıyorum. Olmuyor, denemiyorum, uzak duruyorum. Cesur olmadığımı yaşayarak anladım. Cesaret gerçekten ne tanımlamak zor ama kendime dair, hayatıma dair her şeyi basite indirgedim. Yapmak istediklerim için çabalıyor gibi gözüktüm ama çabalamadım. Kendimden yoruldum. Sevdiğim insanlar beni yordu. Ben onları yordum. Yorgunum. 

Uzun zamandır her şeyi mantığa büründürmeye çalışıyorum. Bir yere kadar başarılı da oldum. Birkaç haftadır duygularımı kontrol edemiyorum. Rüyalarımı da pek tabii. Uyku problemimi ilaçla aşmaya çalışıyorum. Tam uyumak üzereyken kırgınlıklarım aklıma geliyor, gözlerim kapalı bir şekilde ağlamaya başlıyorum. İşte artık mantığım devre dışı oldu. Mantığımı kullanamıyorum. Oysa her şey robot gibi yaşarken daha kolaydı. Daima düştüğüm bir çukur oluyor. Hayatım aynı döngü üzerinde sürekli kendini tekrar ediyor. Değişikliğe olan direncim kısır döngülerimi de kendi kendime yaratmama neden oluyor sanki. 

9 yıl önce de kupa kızı ve sinek valesi dinler bir şeyler yazardım, şimdi de aynı şeyi yapıyorum. Gerçekten değişime karşıyım. İstikrarlı ve stabil bir hayat fikri fena değil aslında ama benimki patolojik bağımlılık gibi bir şey. 

7 sene önce bir ramazan 48 saat uykusuz kalmıştım. Saatlerce ben ne yapacağım, ne okuyacağım, neyi seçeceğim diye düşünmüştüm. Yemek bile yememiştim. Bu 7 sene içinde gittim üniversite bitirdim geldim ama hala istediğim yerde değilim. Mutlu değilim. Evet iyi bir psikolog olabilirim. Ama ben mutlu değilim. Yapmak istediğim şey bu değil. Başta istiyorum evet bu olmalı diyordum ama artık olmak istediğim yer konusunda emin değilim. Değişiklik yapmam için tek bir şey yapmam gerekiyor. Karar vermek. Bunu yapabilecek cesareti yeniden kazanabilir miyim acaba? Bilmiyorum. Nerede olmak istiyorum gerçekten bilmiyorum. Ve bu yazı da sonuca varmadan burada biter. 

18 Aralık 2017 Pazartesi

hayatımızın dizi ve filmlerdeki gibi olmasını beklemek aptallık olur. aksiyon, fantastik, bilim kurgu ya da romantizm biz insanların işi değil. zaten hayatımın öyle olmasını istemezdim herhalde. ama hayat sıradanlaştığında kendimi sıradanlaşmış hissediyorum. ve bu bana göre bir şey değil. hareketli hayata alışan, her zaman bir şeyler üreten bünye tek düzeliğe tahammül edemiyor. şu an yine o kısır döngüdeyim. hayatlarımızın ancak bir kısır döngü içinde geçtiğine ve geçeceğine inanıyorum artık. kısır döngü kötü bir şey değildir belki de içeriği önemlidir.

sıkıştığımda hep yazıyorum. bu cümleyi kaç bin kez kurduğumu bilmiyorum. çünkü hep kenara sıkışıyorum. başka nedenlerden, başka zamanlarda, başka insanlar yüzünden ya da kendim yüzünden. bunları neden yazıyorum bilmiyorum. yazmam için bir neden olmasına gerek yok sanırım. yazdıkça düşüncelerim hafifliyor gibi geliyor. çünkü sürekli düşünüyorum. düşünen kadın diyebiliriz bana.

her zaman hayallerim vardı. her zaman bir şeyleri düşledim. sonra onlardan vazgeçmeye karar verdim. o günden beri hayal kurmuyorum. bir şeyleri yapmak için çabalamıyorum. evet ben bu değilim. kim olduğumu biliyorum ama oturup ağlamaktan ve sigara içmekten başka bir şey yapmıyorum. tam bir "freak." neden böyle oldu bilmiyorum. bilmek istemiyorum galiba. çok güzel hayalleri olan çok büyük düşünen bir çocuktum ben hep. sonra sıradanlaştım. her şey basite indirgendi benim için. huzurlu ve sakin bir hayat isteyen amine oldum. gerçekten bu muydu benim istediğim? yazarken ağlayan, ne yapacağını bilmeyen, sürekli kaçan, her şeyden kaçan bir insan olmak mı? bence değil.

idealistlik benim için anlamlıydı. çok anlamlıydı. ben hep başarılı olmayı sevdim. başarı benim için hep en önemlisiydi. daima kendimle yarıştım; şimdi yarışabileceğim bir ben bile yok ortada. hayalini kurduğum her şey çöp olmuş gibi geliyor. nasıl toparlanırım bilmiyorum. insanı kendisi ayağa kaldırır. başkaları değil. bir psikolog olarak bunu söylemem çok doğru. ben bir danışanı düzeltmem. kendisini düzeltmesi için gerekli olan şeyleri keşfetmesini sağlarım yalnızca . yani bu danışan görmeye başladığım zaman böyle işleyecek.

bugün bir soru sordum arkadaşlarıma, "HAYATIMIZ BU KADAR KOLAYKEN MUTSUZSAK, HAYATI ZORLUKLARLA DOLU İNSANLAR NE YAPIYOR?" bence onlar bizden daha mutlu. sorun hayatımızın kolay olmasında belki. hayattan daima doğru yanıtları alarak büyüdüğünüzde, hayat size yanıt vermezse ya da yanlış yanıt verirse mutsuz oluyorsunuz. her koşulu bilerek büyümemiz lazım.

şimdi bu yazıyı yayınlayacağım. elime bir kağıt kalem alıp yapmak istediklerimi yazacağım. yapmayacağım ama. çünkü önce gerçekten nerede olmak istediğime karar vermem gerekiyor. bu kararı verdiğimde görüşürüz.


7 Ekim 2017 Cumartesi

Normale dönmüş bir şekilde geri döndüm. Bu hafta problemlerimi kaynağını çözdüm. Çok "rigid" bir insanım. Katı, esnek olmayan, kuralcı. Hayatımı kurallar ve planlarla yaşamaya çalışıyorum. Evet herkesin planları ve kuralları vardır; benim ise planlarımın bozulmasıyla meydana gelen şiddetli tepkilerim var. Kafamda oturttuğum şeyler ters gittiğinde çıldırıyorum. Bu bir sinema planının iptal edilmesi de olabilir, beklemediğim an da hayatıma giren birisi yüzünden değişmem de olabilir. Değişiklik ve buna karşı tahammülsüzlüğüm. Değişim benim direnç gösterdiğim bir konu. İnandığım doğrular, inandığım insanlar, inandığım herkes ve her şey. Eğer hayal kırıklığına uğrarsam yine bir çıldırma modları. Sanırım mükemmel olduğuma inanıyordum ve o yüzden her şey benim istediğim gibi olsun istiyordum.

Kendimi uzun yıllardır iyi tanıyorum. Tepkilerim, beklentilerim, davranışlarım daima tutarlı oldu. Bu da mükemmel olduğumu düşünmeme neden oluyor. Ama değilim. En küçük terslikte bile ağlayabiliyor iken nasıl mükemmel olabilirim? Kendimi hala çok iyi tanıdığımı iddia edebilirim. Ama mükemmel değilim. Sadece insanım. Hatalar yapması gereken, hata yaptığı için kendini suçlamaması gereken bildiğimiz insan.

Çocukluğumdan itibaren ailemde de, okulda da, sosyal hayatımda da farklı olduğum dile getirilerek büyüdüm. Evet ben de sanatçı ruhu var, bu bir gerçek. O yüzden bazı şeylere sıradan bakamıyorum. Sıradan cümleler kuramıyorum. Bu da insanlara farklı geliyor. Bu farklılık fikriyle büyüdüğünüzde, uzun zaman başarılı olduğunuzda, insanlar sizi çok sevdiğinde hata yapmaktan korkuyorsunuz. Sanırım bu bir kendini tanımaya devam eden Noş yazısı oluyor. Yazarken kendime dair yeni keşiflerde bulunuyorum. Neyse, hata yapmaktan korkmam, kendimi mükemmel sanmam falan bunların hepsi beni kuralcı ve katı bir insan haline getiriyor. İnatçı değilim. Hırslı değilim. İnsan ilişkilerinde de katı değilim. Sanırım ben kendime karşı rigidim. Bu da öncelikle kendi hayatımı bazen de hayatımdaki insanlarını hayatını zorlaştırıyor.

Değişimden korkuyorum. Kaçıyorum. Ama değişmek zorundayım. Çünkü daima bu düzen içinde yaşayamayacağım. Daima inandığım adaleti sağlayamayacağım. Daima mutlu olamayacağım. Yol arkadaşlarım hep hayatımda kalacaklar ama yenileri de gelecek. Farkındalığı yüksek bir insanım. İçgörüm epey kuvvetli. Bunu kendi lehime çevirmem gerekiyor. Değişime kollarını aç Noş. Yoksa canın daha çok yanar.


27 Eylül 2017 Çarşamba

Bazı filmlerde, kitaplarda; 'Kendini bulmak.' Teması vardır. Kişi bir an da o içindeki özü keşfeder. Tam 6 sene önce girdiğim çıkmazlar, zorunlu sürgünümle son bulmuştu. Son bulduğunu sanmıştım. Sadece tekrar sahneye çıkacağı doğru zamanı bekliyormuş.

Başarmak. Güçlü olmak. Çabalamak. Uzun zamandır hayatımda olan eylemlerdi. Bir anda hiç olmamışlarcasına kayboldular. Umut ettiğim, hayal ettiğim, beklediğim, düşlediğim her şey puf diye yok oldu. Keşfettiğimi düşündüğüm özüm derinlere gömüldü.

Düşünmek, düşünmek için plan yapmak, plan yapmak için zaman yaratmaya çalışmak. Her şey birbirine karıştı. Bunların başıma geleceğinden adım gibi emindim. Bir şeylerin bitmesinden de bu yüzden hoşlanmıyorum zaten. Zorla kurduğum düzenim dağılıyor ve tekrar kısır bir döngü içinde debelenip duruyorum ve yeni bir düzen kurmaya çalışıyorum. En kötüsü de kendimi tanıyor olmam. Kendimi çok iyi tanıyorum. Kendimi tanıdığım için de önceden vereceğim tepkiler konusunda erkenden kaygılanmaya başlıyorum. Kaygılarını kontrol etmek konusunda insanlara yardım edecek kişi olduğumu düşünürsek ortada ciddi bir ironi var. Resmen tepeden tırnağa, varlığımla ironi ne demek gösterebilirim.

Hep bir düşüşüm vardır benim. Bazen saatler, bazen günler, bazen de haftalarca sürer bu. Sonra kendimi toparlarım. Yine aynısı olacak biliyorum. Yine başaracağım. Ama başarmak için ilk adımı atma süreci benim için tam bir eziyet. Şu an da bu eziyeti çekiyorum. Sanırım bunları yazdığım zaman düşüncelerimi toparlamak daha kolay oluyor. Hepsini bir arada görebiliyorum. Bu yaklaşık 10 senedir böyle. 14 yaşımdan beri ne zaman köşeye sıkışsam yazıyorum. Yazdıklarımı siliyorum. Bazen saklıyorum. Bu hep böyle gidecek gibi.

Bir gün anlattıklarımı dinleyecek, yazdıklarımı okuyacak, beni anlayacak insanlarla buluşacağım. Hep özlemini çektiğim o insanlara ulaşacağım. Kendime olan inancımı tekrar kazanacağım. Sanırım bir insanı bitiren en büyük etken kendine olan inancını kaybetmesidir. Bununla gelen üşengeçliği birde. Üşengeç bir insan oldum. İnançsız bir insan. Başarısız olmaktan korktuğu için kaçan bir insan. Hepsi geçecek. Her şey düzelecek. Ama düzelene dek ben sancılar içinde kıvranmaya devam edeceğim. Bir daha ki yazım da umarım normale dönmüş olurum. 

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Acı vs

Bazı şeyleri çok fazla yaşadığınız zaman, mesela acıyı, özlemi ya da sevgiyi; bir süre sonra hepsinden uzaklaşmak istiyorsunuz. 
Öyle tahammülsüzüm, öylesine umutsuzum ki artık. Hissettiklerimi düşünmekten, yazmaktan, dile getirmekten kaçıyorum. Asla kötü değilim. Acı çekmek kötü olmak değil ki. Sadece bir süredir kendim olmaktan uzaklaştığımı hissediyorum. Acı hakkında düşünmem gerekiyor. Eninde sonunda yaşadığımız her şey bize acı verir ya da bizi mutlu eder. Duyguların özü budur.

Eğer, İsmet Özel'i dinlersem;
'acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman,
acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim.'Demem gerekir. 

Eğer, Murathan Mungan'ı dinlersem;
'acı çekecek yerlerimi yok etmeden,
acıyla baş etmeyi öğrendim.'
Demem gerekir.

Eğer kendimi dinlersem;
'ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.'
Diyeceğim.

Her şeyi özlüyorum. Biten dizilerimi, okulumu, giden insanları, bazen kalanları. Umut güçlü bir duygu, sevgi güçlü bir duygu ama özlem hepsinden daha güçlü bir duygu.

Şimdi hayatımın bir parçası daha sona eriyor ve ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Özlemem gereken şeylerin sınırını çoktan çizmedim mi zaten? Onlardan ayrılalı çok olmadı mı zaten? Peki şimdi duygularımı bastırmaya çalışarak neyden kaçmaya çalışıyorum? Kendi kendime sorular sorup, kendi kendime cevaplar arıyorum. Keşke sorularıma cevap verecek birisi olsaydı. Ben sorsaydım, o cevapları bilseydi. Bu karmaşa var ya, işte bu karmaşa beni ben yapıyor. Karışmaktan yorulsam da, bıksam da; bilgisayarım başına geçip, yazarken kendimi sorguladığımda Amine gibi hissediyorum. Bu hep böyleydi. Hiçbir zaman basit düşünemedim. Hep basit yaşadım ama ben kompleksin kendisiydim.

Bu yazı nereye gidiyor, ne için yazıldı bende bilmiyorum. Ama 5 senede yaşadığım mükemmel günlerden kaçmaya çalıştıkça baş etmenin zor olduğunu anladım. Yüzleşmem gerektiğine karar verdim. Ve acı çeksem de, o acıyı her zaman nasıl göğüslüyorsam öyle yapacağım yine. Murathan Bey'i dinleyeceğim. 

Bir gün kim olduğunuzu aramaya çıktığınızda ki insanın kendini aramaya başlaması bir ömür sürebilir, olduğunuz kişiyi kabul edin. Sizi olduğunuz gibi kabul etmeyen insanları da yollayın gitsin.

Karmaşık bir insan, basit bir yaşam. Şimdi dönüşüm zamanı. Kafka Dönüşüm'ü çok severim. Bence Samsa acıyla baş etmeyi seçmedi. Kaçarken bir kapana kısıldı.

ASG 

1 Aralık 2016 Perşembe

Duygular ve İnsanlar

Veda etmek ne kadar tuhafsa, veda ettiğimiz şeyleri özlemek de o kadar tuhaf. Bir insan her gün her saat veda ettiği şeyi özleyebilir mi? Evet, özleyebilir. Hiçbir duygu bizi öldürmez ama. Hiçbirinin öyle olağanüstü bir gücü yok. Ve bizim de süper güçlerimiz yok. Mükemmel olmak zorunda değiliz.

Aklıma bir distopya geldi. İnsanların duygularından kaçtığı bir dünya düşünelim. Bazı duyguların insanları öldürdüğü bir dünyadan. Sanırım benim uzun zamandır düşündüğüm distopyam buymuş. Aşk, özlem, mutluluk ya da üzüntü gibi tüm insani duygulardan kaçmamız gereken bir dünya. Hissettiğimiz an yok oluyormuşuz mesela. Ne kadar yorucu olurdu değil mi? En azından özgürce hissedebildiğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Ya da gerçekten yaşıyor muyuz?

Erkekler ağlamaktan korkuyorlar. Kadınlar sevdiklerini söylemekten. Çocuklar korktukları şeyleri saklıyorlar. Duygularımızı gerçekten özgürce yaşıyor muyuz?  Bunlar benimde cevaplayamadığım sorular. Hiçbir duygu insanı öldürmez. En azından dayanılmaz noktaya gelip kendimizi öldürmezsek.

Duygu nedir? Duygu insanın iç dünyasında hissettiğini dışarıya yansıtmasıdır. His nedir? Duygudur. Sanırım duyguyu soyut kelimeler kategorisinde değerlendirmemizin en büyük nedeni tam olarak tanımlanamamasından kaynaklanıyor.
Bana göre duygu; insanın bir nesneye, bir insana, bir olaya karşı verdiği içsel bir tepkidir. Bu tepkiler bizi nasıl oluyor da uçuruma sürüklüyor? Olaya bilimsel bakamayacağım şu an. Her şeye bilimsel bakınca sıkılıyorum artık. Asla sınırımızı bilmiyoruz. Kendimizi kontrol etmekten aciziz. Peki kendimizi kontrol etmek zorunda mıyız? Aslında hayır. Ben her zaman insanın cesur olması gerektiğine inanıyorum. Korkular bizi sadece durdurur. Dışarı vuramadıklarımız bizi daha da dibe çeker. Gördüğümüz gibi iki ucu boklu değnek gibi bir durum söz konusu.

Bu kız ne demek istiyor?
Duygular tehlikelidir. Bize ummadığımız şeyler yaptırır. Kabul. Ama duygularımızdan kaçmak bizi öldürmesede mahveder. Sanırım bu hayatta yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim. Olmadım, olmayacağım. Hepsini kendi sorumluluğumla yaptım, her duygumu çılgınlar gibi yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum tek bir şey var ama; asla beni ele geçirmelerine, hayatımı mahvetmelerine artık izin vermiyorum. Günlük işlerimi yapıyorum, hayatıma devam ediyorum, ağlamam gerekse işim yokken ağlıyorum, özlemem gerekse bunu kendimi engellemeden yapıyorum. Bir şeye bağlanmaktan korkmayın derim hep. En kötü ne olabilir? Üzülür, kahrolur, hayatınızın bir dönemini korkunç diye nitelendirecek şeyler yaşarsınız. Sonra geçer. Beynimiz bunun için planlanmış zaten. Bilimsel açıklamalar yapmak geldi içimden yine ama yapmayacağım, istemiyorum.

Özgür olalım. Duygularımıza toplumsal roller yüklemeyelim. Kendimizi ayrıştırmayalım. Pişman olmayalım. Her gün mutlu olmayalım. Arada melankolik olalım. Arabesk dinleyip, sigara içip dibe düşelim. Ne kaybederiz? İnsanlık bu değil mi zaten? İnsan olduğumuzu insan gibi yaşayıp öğrenelim.

Duygularımızla yüzleştiğimiz, onlardan korkmadığımız güzel günlerimiz olsun.


16 Kasım 2016 Çarşamba

Uzun zamandır bir diziye bağlanamıyordum. Sonra "Sex and The City" ile tanıştım. İsminden de anlaşılacağı üzerine içerisinde bol bol cinsellik hakim. Sadece cinsellik mi sorusuna hayır diyerek cevap veriyor ve ilişkiler hakkında çok şey öğretiyor görüşümü bildirmek istiyorum. Ben henüz 4. sezonun 11. bölümündeyim hala izlemem gereken 2 sezon ve bir film var. Yeyy!

Bunu neden anlatıyorum? Diziyi izlerken aklıma sürekli sorular geliyor. Ve biraz da özgüven.

İnsan 35 yaşındayken ve kendi ayakları üzerinde dururken çok güzel oluyormuş. Nasıl mutluysak öyle yaşamanın ne tür bir zararı olabilir? Hiç.

Aklıma gelen sorular kısmına gelecek olursak, sanırım bunları not etmeliyim. Çünkü onlar hakkında yazmak istiyorum. Seneler sonra dönüp baktığımda ne kadar değişmişim görmek istiyorum.

Bir şeyler yapmaya niyetleniyor ve sürekli kendimi engelliyorum. Bu kez sorular sorup, yanıtları arayacağım. Gerçekten.

ASG